Kasım 21, 2007

iç/yankı

5 ağustos için
iç sesime dip not;
yalnızlığımdan hoşnut olduğum günlerden biri.
rahat, sakin ve huzurlu sayılırım..
dostlarım, arkadaşlarım birer birer gidiyorlar,
sınanıyorum..
çok büyük bir kalabalığın içinde kuru olmakla sınanıyorum..

iç sesime yazdığım bu dipnotun külliyen uydurmaca olduğunu anlıyorum,
iç sesimle içimde yankılanırken karşılaştım, ordan biliyorum..

şizo-freni-

evde yokum..
en eskimin, kıymetlim olmadığını anlamak için gittim,
dönücem..

Ekim 24, 2007

ağır söz

24/10 için cümlem :)
Mutsuzluk kalıcı bişi değildir, evden eve geçmez, genetik hiç değildir.

çünkü

Çünkü ne desem ne yapsam yaranamadım, olmadı mı olmuyor, ama bünye inat yapmaya görsün zorladıkça zorluyor o da.

Bir bankacı dün yaptığı açıklamada “erkeklerin dünya üstündeki umarsızlıklarının artması doların uluslararası piyasadaki artışını tetiklemiştir” demiştir.

Ben çok sıkıldım, atla deve istemiyorum,
Belki atla deve istesem daha kolay bi insan olurdum
Manen beni anlasın istiyorum karşımdaki adam,
mümkünse iyi davransın, umarsızlaşmasın, yapmadığı şeylere kulp bulmasın, bulduğu kulbu bi haltmış gibi savunup insanı zıvanadan çıkarmasın, ihtiyacım olduğunda yanımda olabilsin, olamıyorsa da biz buna üzüldüğümüzde şımarık diye düşünmesin, düşünüyorsa bile iki kere düşünme yeteneğine sahip olup çenesini tutmayı öğrenebilsin, öğrenemiyorsa üste çıkmak için laf üstüne laf etmesin, laf ediyorsa da ertesi gün sevgilisinin gönlünü almayı bilsin, bilmiyorsa da sevgilisiyle tartışmışken bi arkadaşının doğumgününü öncelikli hale getirip oraya gitmesin , gidiyorsa da sevgilisinin yüzüne bakınca bu kız üzgünü anlayabilsin, anlayamıyorsa da diyebilecek başka bi bahanem kalmadı benim

Ekim 12, 2007

gün..

Sabah köprü altına inmeden önce e-beş kenarından 15 saniye kadar yürüyorum, sağımda belediyenin yeşillendirdiği alanlardan var, üstünde de 1 ağaç.

olsun diye yapılmış o kadar, eksik kalıyo her haliyle..

Minicik serçeler vardı ağacın dibinde

Küçücük

Kalabalık

Çok geveze


Eylül 27, 2007

sinir hep sinir

Cevaben..
Devletin resmi dili ve milliyeti belirlenmiştir, anayasanın da değiştirilmez maddeleri olarak ortaya konmuştur,
Bunlarla ilgili en ufak bir tartışma dahi büyük baskınlara devlet tarafından sindirilmiştir.
Verdiğin örnek üzerinden gidiyorum,
Bu ülkede yaşayanların ortak dili türkçe'dir ve %99'u bunu konuşur demişsin..
Osmanlı'ya atıfla;
Osmanlıda ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören ve dilleri devletçe resmi olmayan ve büyük bi kısmın Arapça ve Farsça konuştuğu bi halkın, sonradan devlet adamlarınca Türkçe dilinin dil olarak kabulü sonrası %99'a denk gelmiştir.
Kaldı ki Lazlar gibi kendi dillerinde yayın yapmak isteyenlerin kolluk kuvvetlerince yapılan baskınlarla bastırılması sonucu bu %99'a ulaşılmasının da büyük payı var diye düşünmüyor diilim, ( bkz. Ordu-Trabzon - Artvin 1978 )
Lazların ve Gürcülerin Rumca kelimeleri kendi kültürlerinde barındırması nasıl ki onların Rum olduğu anlamsına gelmezse, türkiye'de yaşıyor olmaları da Türk oldukları anlamına gelmez,
Hepsini tek tek saymaya gerek yok, Lazlar örneğin bi halktır ve her halkın kendi dili, kültürü vs.. mevcuttur.
Atatürk milliyetçiliği için kültür milliyetçiliğidir diyebiliyorsan eğer, -bizim memleketimizde- milliyetçilik sebebiyle öldürülen insanları nasıl açıklarsın?
Devletin resmi politikası vardır, teori neyi söyler tartışırım ama din konusunda olan şudur ki;
Alevilere cem evi açıp, daha sonra oluşturduğu devlet politikasından beslenen insanlara oraları yakıp yıktırmış, Alevilerin kapılarını işaretletip öldürülmelerine sebep olmuştur. ( bkz. K.maraş 1978 )
1999 yılında ramazan'da oruç tutmadığı için bi öğrencinin bursa'daki bi köprüden atılarak öldürülmesine sebep olmuştur.
68'de İslamcıları öğrencilerin üzerine salan ve insanların ölmesine sebep olan zihniyet, devletindir. ( bkz. Kanlı Pazar)
77'de istanbul'da eczacılık fakültesinin önüne atılan bomba abdullah çatlıların aralarında olduğu devlet destekli bi grup tarafından yapılmıştır, ki kendisinin devletle olan bağlantısı için bakınız demeye gerek dahi yoktur.
Bunlar münferit olaylar değildir ne yazıkki,
Bunlar devlet politikasını benimsemeyenlere, devlet baba tarafından gösterilen sopalardır, hiç de aba altından değildir.
Ben bu örnekleri çoğaltabilirim amma ve lakin çoğalttıkça da aklıma yatan bi taraf göremem..
Dünya üstündeki bi halk diğeri tarafından başka bi halk olduğu için öldürülmeyeceği güne kadar, ben şu yada bu diilim, o güne kadar sadece dünya vatandaşıyım..

açık çağrı

Biz bu davanin tanigiyiz!
Magduruyuz!
Takipcisiyiz!
Adalet talebiyle orada olacagiz!
1 ekim pazartesi gunu Hrant Dink'i olduren karanlik yargilanmaya devam edecek. Katiller bu kez kacarak karanliklara karismasin diye 1 Ekim’de sabah 09. 30'da yine mahkeme onunde nobetteyiz.
Hrant Dink'i yargilayan mahkemelerin onlerinde bir avuc kisiydik. Bedelini kardesimizi aramizdan almalariyla odedik.
Simdi, Rakel Dink'in ve Sera, Arat ve Delal'in yaninda, tipki cenazede oldugu gibi sessiz bir ses yukseltecegiz Karanliga karsi cikan, adalet talep eden herkesi taniklik etmek icin mahkeme onune bekliyoruz.
1 ekim 2007, pazartesi saat: 09:30 Istanbul Agir Ceza Mahkemeleri, BesIktas (eski DGM)

Eylül 17, 2007

düz yazı

düz yazarken kendimden korkarım ipin ucunu kaçırırım;
ipin ucun kaçırmayı severim, en namussuzundan o ip elde dura dura sebebini unutur unutturur insana..
bu açıktan bi eleştiridir, bu 1 ay oruç tutup vicdanını rahatlatanlara bi çeşit vicdan sorgulatmasıdır, bu bi çeşit ah ulan demektir içten içe..
kalan 11 ay nerdesiniz be diye bas bas bağırmaktır içimden,
akşam tüm gün tuttuğunuz orucu şanlı şöhretli hiç değilse 3 çeşitli sofralarınızda açarken hala dışarıda aç olanları unutan unutturan nefisle yapılan iç tartışmadır.
bu tüm kalan 11 ayda açlıktan ölenler için sadece başlangıcı yapılmış bir iddianame, seyirci olanlar içinse "nefs-i" müdafaadır.
bu benim tuttuğum 3 günlük orucun benim vicdanımda, bilincimde sorgulattığıdır.

açım, başım dönüyor, eve iftara yetişmeye çalışıyorum.
yetişiyorum elbette..
soframız kurulu, ezan okunuyor, hep birlikte yiyoruz yemeğimizi, karnımız tok,sırtımız pek..
tüm gün anladık açların halini,
anladık..
sonra doyduk..
onların da bizi anlamasını istiyorum ben şimdi
tüm gün tok olmalarını istiyorum
orucu yokluk çekenlere tersinden 11 ay tutturalım
bütün bün bizim gibi yiyip içsinler,
rahat temiz
o zaman söz kalan 1 ayda ben bütün açları anlamak için tutucam bu orucu, insani olucak o zaman, karşılığını bulucak,
doyacak artık insanlar

dünya aç insanla dolu ve biz onların mümkün ve en hakları olan paydan pay alamayıp aç kalmalarına seyirci kalıp bi de onları anlamak için aç kalıyoruz öyle mi,
kılımızı az biraz kıpırdatıp sürekli tok olmalarının yolunu açmıyoruz da, açlığı anlamaya çalışıyoruz yani..

kardeşim ramazanın ilk iftarında orucunu bozup anneme dönüyor
" anne hani aç insanları anlamamız için ya oruç" diyor..
"işte ben konuyu kavradım 1 günde, anladım, kalan günleri tutmasam olur mu?.."

kalan 11 ayda saltanatından, ekmeğindeki 1 lokmadan feragat etmeyen tüm toklara hürmetlerimi sunarım..

güzelleme..

içmelerden en çok sigarayı
koşmalardan en çok eylemi severim..

Eylül 09, 2007

yanmaktı

aklım kendi içinde yankılanıyor sürekli;

ve ben duydukça
duydukça..
duydukça..


yavaş yavaş
ölüyorum..

eski'm..

toprak kokusunun eksik olduğunu düşündün mü hiç?..
toprağın toprak gibi kokmadığını işte..
aslında toprak "gece" kokuyor tatlıbebeği, gecenin kokusu siniyor toprağa..
kandırılıyoruz sonra hepimiz "gece kokmaz sadece karanlıktır" diye..
hepsi yalan işte;
ciğerlerini yakarak içine çektiğin koku, gecenindir..
karanlık da toprağın...

kırmızı

sen hiç öldün mü?
ben öldüm..


öldüğünü neden söylemedin?..

Ağustos 20, 2007

1932

Biraz buhran bunalım dönemlerindeyim sanırım ama yok bu Almanya’daki gibi ekmeğin bende 1 milyon marka satılmasına sebep diil..

Haziran 19, 2007

söz

az kalsın dökülüyodu içim..
tuttum kendimi..
sızmadı..

Haziran 06, 2007

içimden alıntı

gecem aydın olucak, biliyosun..
rüyamda sana yatıyorum..
sende yatsan kıvrılıverim ya yanına..
diretiyosun..

monolog

monolog..
şimdiki zaman için biz..
monologda da olsa biz olabildik bak
en olmaz yerde olabildik
belki de bundan olabildik aslında çokça

Haziran 03, 2007

pazar

çok sıkkın ve huzursuzum..

Haziran 02, 2007

tedavi

dostum sizi bahar çarpmış,
acilen aşık olmanız lazım..

Mayıs 31, 2007

asliberry için..

23.5.07 tarihli yazın ve ağır üzüntün için..

"üzülme anla artık
belki de huzur buldu."

Mayıs 28, 2007

üvercinka

"canım cemal süreya"
girdiği bi iddiayı kaybettiği için ismin bir "y" eksilten adam..

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil

Mayıs 23, 2007

aman doktor canım cicim doktor

Onca yaşanmışlığımı, gelmişimi geçmişimi, hayatla olan çekişmemi, inadımı, isyanımı, sürekli çelişmelerimi, devrim yanımı, sevgilerimi, nefretimi, gökkuşağının ardından koşan çocuklara öykünmemi, sloganlarımı, dünyaya ayaklarımdan çivilenemeyip bulutların üzerinde yürümemi, sigarayı severek içmemi, kavgalarımı, rakıyı çok sevmekle birlikte hiçbir zaman bir büyük içemeyecek oluşumu, içersem üç gün ayılamayacak oluşumu, kırmızı ayakkabıları çok sevmemi, annemi, babamı, kardeşlerimi, sevgilimi, siyah beyaz resimlere kilitlenip 1 saat bakabilme halimi, bi resim içinde kaybolup hikaye üstüne hikaye yazmamı, yurtta kaldığım yıllar boyunca oda arkadaşlarımla yaptığım muhabbetleri, aslında çok hırçın olmama rağmen etrafımdaki insanların buna niye katlandığını anlamamamı, insanları çok sevmemi, hayvanlardan en çok rakun’u ismini söylerken kulağıma hoş geldiği için sevdiğimi, yaşar kemal ve cemal süreyya hayranlığımı, çok konuşmayı sevmekle birlikte çok konuşan insanlara gıcık olduğumu, olmasını istediğim “başka bir dünya” için dayak yediğimi, olmasını istediğim “başka bir dünya” için yan yana durduğum arkadaşlarımın farklılıklardan “pek de” hoşlanmadıkları için beni tasfiye ettiklerini, sahne perdesi açıldığında arkasında olmanın tek hayalim olduğunu, arkadaşlarımın beceremedikleri toparlanmayı istemedikleri farklılıkla oluşturunca tekrar yan yana olmak istediklerini ama benim artık insanlara değil devrime inanmayı öğrendiğimi, tiyatro sahnesine çıktığımda hayatımın en “doyumlu” anlarını yaşadığımı, renklerden en çok moru sevmemi,...
Bunların hiç birine aldırmadan, doktor benimle ilgili yaptığı tetkik sonucunu kağıda dökerken şöyle yazdı :
Sosyal Hikaye : masa başı çalışanı

Küfrediyorum sesli sesli
Biri bu adamın diplomasıyla ilgilensin lütfen

huzur


Nazan göndermişti bunu geçen haftalarda, altta bundan başka iki resim daha vardı.. ama ben kendimi bundan alamıyorum..

Bu kadar güzel bi yer olur mu?

Günlerdir bakıyorum buraya, sağdaki ilk eve yerleşip içini döşedim bile dolu dolu..

Elimde bi kahve ve sigara var, evin üst katındaki odalardan birindeyim, sokağa bakan tarafta, bi kitap yazıyorum.. ortalarına gelmişim kitabın, tak tak tak ev inleten bi daktilom var.. sonra yolda yürümeye çıkıyorum, zaman büyük ihtimalle 40’lar.. salon müzikleri yapılan bi yere girip bişeyler içiyorum. Kadınların başlarında kenarı tüylü önleri minicik filelerden mini mini şapkalar var, boyunlarında inciler, genellikle elbise giyinmişler, etekleri diz altı..

Huzurluyum..

Mayıs 16, 2007

atkı

1999 yılı mart ayı, vakit öğlen..
siyasal'ın köprüsünden yürüyorum yanımda a.a..
tanışmıyoruz. 5 dakika evvelinden bir merhabamız var sadece.
a.a : nereye gidiyorsun
ben: sinan'a atkısını vericem. ( atkı bahane, sinan atkıyı bilerek bana vermiş, iktisat'a uğrayıp onu görebilmem için bahane olsun diye )
a.a. : ben iktisata gidiyorum ver ben götüreyim. ( bu arada a.a.'nın gözleri kıpkırmızı olmuş, belli ki ağlamış. ama hiç oralı olmuyorum. derdim atkı vasıtasıyla sinan'a ulaşmak.)
ben : yok ben götürürüm.
a.a. : yahu ben gidiyorum zaten, ben götüreyim.
ben : ( ne diyeceğimi de bilemiyorum bi yandan ) ben götürürüm alla allaaa..
a.a. : benim sevgilim iktisat fakültesindeydi, amerikaya gitti bu sene başında kaydını dondurup.
beni bi japonla aldatmış, maiillerinden yakaladım.
ben : ne?!!
a.a. : ( bundan sonra hep bileceğim gülümser halini takınıyor ) düşünebiliyo musun bi japonla !!
ben : ne?!!

onunla aynı fakültede olduğumuzu ve aynı yurtta kaldığımızı öğreniyoruz bu kısacık yolda, akşam yurtta buluşmak üzere sözleşiyoruz.

1999 yılı mart ayı, vakit akşam;
a.a. odama geliyor, sonra bi vesileyle onun odasına çıkıyoruz.
odaya gelen 15. kişiye;
a.a. : sevgilim beni bi japonla aldatmış, düşünebiliyo musun bi japonla!!
odaya gelen 20. kişiye;
a.a. : sevgilim beni bi japonla aldatmış, düşünebiliyo musun bi japonla!!
odaya tekrar girenlerin tekrar girdiğini hiç takmayarak;
a.a. : sevgilim beni bi japonla aldatmış, düşünebiliyo musun bi japonla!!

mart ayı bitmek üzere, vakit akşam, yurt odası ranzanın üst katında oturuyoruz oda kalabalık
a.a. : sevgilim beni bi japonla aldatmış, düşünebiliyo musun bi japonla!!
ben : arzu yeter be kardeşim.
a.a : ama gülfem bi japon ya inanabiliyo musun bi japoooonn?!
ben: ?!?!?????!!?????
a.a. : ben ona oruç tutmamama rağmen sırf o oruç tutuyo diye sahurda kalkıp yemek salata filan yapıp üstüne naneyle ismini yazmıştım ya..
ben : sabahın kör vakti bununla mı uğraştın kardeşim?!..
a.a. : ama ama ama aşk sevgi kardeşlik dünya barışı...
ben : arzu be, valla bırak kardeşim beni..

ps: sinanla bi 6 ay sonra ayrıldık. sağolasın sevgili atkı, bana arzu'yu verdin..

yaşasın tiyatro



( dimitri önde, eleni arkada koşarak girerler )
dimitri : ne laf anlamaz şeymişsin sen!! dedim ya sevmiyorum seni!! hani neredeler? bu koruda buluşacaklar dememiş miydin sen? koru moru dolaşacak halim mi var benim, kor olmuş yanıyorum, defol git başımdan!!
eleni : arkandan koşmaktan başka bi günahım mı var benim, paramparça olmuş kalbimi sensin kendine çeken..
dimitri : benim kimseyi kendime falan çektiğim yok. ben kendim azap çekiyorum. hem benim senin yüzüne bir güldüğüm tatlı bir söz söylediğim mi var! seni sevmiyorum diye bağırıyorum yüzüne bangır bangır!!
eleni : sen sevmiyorum dedikçe ben sana daha çok tutuluyorum!
dimitri : yoo artık bu kadarı fazla. bak sana ne diyorum içim bulanıyor seni karşımda gördükçe
eleni : benim de içim bulanıyor yüzünü göremeyince..
dimitri : hem sen farkında değilsin galiba, böyle bir başına gece yarısı, bu inin cinin top oynadığı sur dışına çıkarak namusuna da leke sürüyorsun..
eleni : ıssız değil ki koru, benim için bütün dünya senden ibaret.
dimitri : (sinirlenerek) atladım mı şu çalıların arasına beni zor bulursun. sende burada yırtıcı hayvanlara emanet hayırlısıyla bu sevdadan kurtulursun.
eleni : hadi kaç ne duruyorsun
dimitri : ( koşarak ) benim peşimi bırak!!
eleni : ( korkuyla ) dimitriiii!!..
( eleni çıkar )

Mayıs 13, 2007

biz

"Biz burada dünyayı değiştirmek için toplanmadık.. mütevazı bir önerimiz var; yeni bir dünya yaratmak.."

övgü

dostlarım; kadehimi -aşkın aidiyetsizliğine- kaldırıyorum...
abelard ve heloise'e övgüyle...

Mayıs 10, 2007

5N 1K

aslında yürümüyorduk biz, bulutlara tutunmuştuk.
yeryüzünü de bulut sanıyorduk. bu kadar derinlemecesine kandırılıyorduk ve hatta kandırıyorduk kendimizi.
gerçekten sevilmiş miydik eski aşklarımızca?
hayat sadece sorulardan mı ibaretti, yoksa yeryüzüne takılı bikaç cevap bulabilir miydik?
buralardan çekip gitmek bunca zor olan bi kolay mıydı?
sevmek gibiydi yani gitmek.. öyle miydi gerçekten?
gerçek neydi?
peki ya gitmek?
gözlerimiz fahişeydi de, ruhumuzda öyle miydi gerçekten?
ve gerçeklik bi düşten mi ibaretti -yine- ?
gidebilir miydik koşullu olan herşeyi bırakıp, koşulsuzluğa?
yoksa koşulsuzluk başka bi diyarın adı mıydı?
moru sevdiğimiz kadar yüzümüzü boyayabilir miydik mora?
-hazır renklerden açılmışken sormadan geçemicem-
devrim mavi gibi miydi peki?
yoksa kırmızı mı?
peki gökkuşağı devrim gibi miydi?
hayat pratik miydi sadece?
peki ya teorisi neydi? teori kimindi bide?
hayat ortak bi teoriydi de biz o teorinin pratikleri miydik?
pratikten sıfır aldığımızda zaten intihar etmiş sayılır mıydık? yoksa intihar başlıbaşına koca bi sıfır mıydı zaten?.
sorgulamak sigara gibi miydi, hiç bıkıp usanmadan defalarca başlattığımız?.
yoksa solcular bu yüzden mi çok sigara içerdi?
cevaplanmamış cevaplarla birlikte, sorgulanması gerekli sorular hayat mıydı yoksa?
bu hiç sonlamayacak bi yazı mıydı? ve üzerinde sorgu yaşatmayacak olan..
soru işaretleri yazıyı sonlayabilir miydi, yoksa sadece nokta mıydı sonlayan?
peki ya son neydi?
son sorgulamak mıydı?
sorgulamak başlangıç mıydı peki?
peki ya başlangıç dünyanın gaz ve toz bulutundan önce mi başlardı?
gaz ve toz bulutunun başlangıcı da, koşulsuzluk diyarında gazın ve tozun artık sorgulamaya başlayıp, öfkelenip ortalığı kasıp kavurması mıydı?
ve o zamanlar nokta var mıydı koşulsuzluklar memleketinde?
yoksa hayatlarımız birer virgül müydü teori içinde, her pratikle yeni bi virgül konulan?
sıkılmamak, usanmamak, inat etmek hep tırnak içinde miydi?
imlalardan yorulmuş hayatlar birer kandırmaca mıydı aslen?
rüzgar ?..
düş ?..
gerçek ?..
-biraz bulamaç şimdi-
başkaları çekirdek yerken bizim de çenemiz ağrıyabilir mi örneğin?
yada sigaranın dumanı gözlerimizin önünden geçerken gözlerimizi kısar mıyız kendiliğinden? yoksa dumanı ciğerlerimiz emerken, gözlerimizde ciğerlerimizle bir işleyip aynı anda mı kısılır ?

-son için giriş-
mücadele hayatın ta kendisi midir ?
yoksa insanlar mücadele ettikçe mi hayatlaşır?
sorular anlamını yitirmeye başlıyor bi noktada..
yiten sadece anlamlar mı?
hayatlar peki?...
hayatım peki?...

tespit - sanrı

aşk bi aymazlık halidir.
bu yüzden işte çay ister gibi, eski ilişkilere söver gibi kolay kolay çıkmaz ağızdan..
aşk bulutlanma halidir, hep havada yürüdüğünü sanma hali, bi sanrı durumu yani..
oysa "aşık oldum ben" diyen farkındadır herşeyin, farkındalık aşkı dağıtır, ayakların mıh gibi yere basar. gerçeğe döndüğünüzü anladığınız anda biter o aşk; puf diye dağılıverir, ayaklarınız ayakkabıya büyük bile gelmeye başlarda nasıl vurur ayakkabı..

ben aşık oldum diyende bi eksiklik ararım.
o aşkın aptallığından kurtulup, kafanı gökyüzüne kaldırıp, griye bile övgüler dizilmiş sonra kendine gelinmiş ve farkedilmiştir öyle mi?..
yalan, olmaz öyle şey.
nasıl o yoğunluk içinde kelimelerini, aklını, vicdanını, yüreğini, gelmişini geçmişini toplayıp da "aşık oldum ben" diyebilirsin ki?!..

aşk ancak geçmiş zamana aittir; "aşık olmuştum" yada aymazlığın kalanıyla "aşık olmuşum" diyebilirsin.
bakın bu olabilir işte, çünkü aşkın tarifine yakınlığı itibariyle bu daha sahicidir.

Mayıs 08, 2007

kırgın hal-im

Hayat bazen önümüze çıkmasını hiç beklemediğimiz koskocaman kayalar getiriveriyor en ani tarafından.. düşünmeden yürüyoruz ve çoğu defa koşmaya başladığımızda çarpıyoruz. Çarpıp kalkabilenleri biliyorum, gördüm, hakikaten var öyle insanlar..
ben onlardan olmayı beceremedim.. olmayı çok istedim, yalan diil, hani “güç”lü hale gelebilmek, böyle kılabilmek kendini..

bazen akışına bırakmak gerekir deniyor.. ben o akışı yakalayabilmiş değilim, kaldı ki o akışın hangi yöne olduğunu bile kestirebilmiş değilim, bunu da çok isterdim, olmadı yine..

Hem çoğu defa geçimsiz kılınıyorum kendilerinin geçimsiz olmadığını deklare eden otoritelerce..
eleştiri merkezleri o kadar yetkin ki, insanın ağzını açıp “ yok yahu ben öyle değilim, biraz da benden yana baksana” diyesi gelmiyor, diyesi gelse de yine aynı yetkinlikle eleştirilmeye devam edilip, hayatlarından çıkarılmakla tehdit ediliyorum.. ama bu tehdit mekanizmaları da pek kararlı, dikkate alınız lütfen..

“benim hayatım huzur doluydu sen yokken, geldin mahvettin, allah belanı versin” başlıklı bi konuşma ki sormayın gitsin.. ulan ne boktan bi insanmışım, her haltı nasıl da tek başıma halledebilmişim dedirtiyor insana.. dedirtmese bile o an ağır geliyor.. o kadar ağır geliyor ki hemde altında ezilip kalıyorsun.. bu başıma geldi misal, gelemeye de devam ediyor.

O kadar kıymetli ki hayatları, o kıymet içinde bi kavgada değersiz kılınabiliyorsun örneğin..

Sonra bi de işin muhasebe kısmı var ki, o en kolayı.. herkes ne yapıp ettiğini biliyor sırasıyla, hiç aksatmadan tek tek söyleyebiliyor yüzüne karşısındakinin.. o kadar güzel bi hesap ki bu “yapılmayan” hiç bişey yok. Varsa bile yapılmayanlar hesaba dahil değil, ödemeden geçiniz onları..

zaten yapmadıkları yapacaklarının teminatı da değil, bizim ki zırvalık işte, “sen kim oluyorsun da benim oooooooooooooonnnca yaptığım şey dururken yapmadığım ve dahi yapAmadığım şeyleri söyleyebiliyorsun” diye karşımıza çıkıyo sonra bu yüce insanlar..

hem bunlar o kadar muhteşem insanlar ki yaptıklarını da bi o kadar süsleyip allayıp pullayıp gözümüze sokabiliyorlar, onlar gözümüzde kalıyor hani, ben şimdiye kadar gözüme gözüme sokulmuş ama sonra ordan çıkmış bi “yapılan”a şahit olmadım.

E tabii bi de işin değer kıymet bilmeme tarafı var ki işte o bizim eeeeeenn büyük eşşekliğimiz, bizler ne mal insanlarız ki yine ve üstüne basa basa “bizim için yapılan hiç bişeyi” görmüyoruz, bak yine allah kahretmesin bizi, tövbe tövbeee, biz var ya insanı zıvanadan çıkarır deli ederiz bu halimizle. Şimdi yukarıda yazıya dökünce daha bi görür oldum hakikaten, bu insanlar bizden fazlasını hak ediyorlar.

Kaldı ki – hala kalan var evet- altında ezildiğimiz acımızı karşımızdakine anlatırken dahi dikkate alınmadığımız olur.
bizi o geeeeeeeeeeeeennncecik dimağının bi köşesine dahil etmektense, zamanın behrinden kalma kendisinin bilinçaltına yerleşmiş durumları canlanıp, kullanım oranı artmış olan bilinçaltıyla değerlendirmeyi seçer bu mükemmel kişi, ki bu da şaşkınlık verici bi beyinsel fonksiyondur bence..
Sen tut kooooooooooossskaca kullanılmamış bölümü seçme, daha önceden başkaları tarafından tahsis edilmiş ve “tepe tepe” kullanılmış bölümle algıla, enteresan hakikaten..

Bu böyle uzayıp giderken, biz olduğumuz yerde kalakalıyoruz. Yazının başından hatırlarsanız, bodoslama çarpıp yere çakıldığımız kayanın dibinde… ben kaldım, yine ordan biliyorum..

Benim canım acıyo, iliklerime kadar sızlıyo her yerim. İçimden nefes almak bile geçmiyo, kaldı ki nefes almakta zorluk çekiyorum böyle terk ediliş zamanlarımda. Ağlanıp zınlanmalarımı vurup sırtıma denizaşırı gidesim geliyor kulaç kulaç, gemi beni kesmeyecek, biliyorum..
çok mu haksızlık ettik, o halde yeni bi kurgu olsun şimdiki, sizin en kötü halinizde yanınızda olmamaya karar vermiştir o muhteşem insan.
Ben bu karar verebilen insanlara da bayılıyorum ya neyse onu başka bi zaman anlatırım artık..

“YOL”

koşarak geçtiğim "yol"ların anısına, saygıyla..

Ben sizi yürümeyi bilemedim..
Sandım ki o yollar hep ayağımın altında olacak ve ben hep aynı yolu koşucam..
Ne kadir kıymet bilmez görüyorum kendimi bilseniz..

Aynı yolları tekrar geçeceğimi bilsem, her bi adımda tüm dünyanın seslerini duymayı, olmayan renklere kadar görmeyi, tüm kokuları en derinlerime çekmeyi adım kadar bilirdim..

Bilincim ve vicdanımdan özür dilerim, onları açık kılmayı çok geç öğrendiğim için..

Mayıs 04, 2007

yoksunluk

-senin adına konuşmuş olucam, hoşlanmazsın bilirim ama söylemeden geçemicem-

rüyamda seni gördüm geçen gece, huzursuz ama yorgundun;
ki aklımda yer eden "sen" huzursuz zamanlarında yerinde duramaz "elleriyle"..
ve kendinden okuduğum kadarıyla söylemeliyim ki üstüste iki kez banyo yapınca geçer huzursuzluğu..

bi banka oturmuştun, denizi seyrettiğini düşünüyorum, yanına geliyorum, konuşmuyoruz çokca, kadıköy sahilinden denize bakar gibi düşün ama deniz yoktu orada, koskocaman bi ekran sanki ama maddesel olarak bi ekran yok, seninle "seni" seyretmeye başlıyorum sonra, olan biteni oturmuş seyrediyosun, kendini seyrediyosun, en son banktaki halini goruyoruz birlikte, tek sen varsın bankta..
birden trt'nin yayın bitişi gibi karıncalanıyor baktığımız yer..

olumsuz olsa da seninle denk düşmeyi seviyorum..


bankta oturan mı?..
bendim..

hesaplaşma - törpü

ne kadar birikmişim, söyleyecek ne çok sözüm varmış, ne kadar çok tahlil etmişim biçok şeyi de hiç dillendirmemişim, dilin bu kadar kemiği yokken, şaştım kendime..
kendimce hesabını veremediğim zamanlarıma dönüp baktığımda gördüğüm şeyin ne oldugunu netleştiremiyorum, ama düşündüğümde yüzüme bi tebessüm oturuyo farketmeksizin.. iyi geliyor, içimi temizliyor çokca..
büyük kelimelerimiz varmış - nasıl yazabilmişim dediğim yazılarım var aslında..


büyüyoruz, kendi adıma fazlaca törpüleniyorum; ve her törpülenmede çıkan o gıcık ses, beynimi oymaya devam ediyor..


Mayıs 03, 2007

yama

sırtı yamalı ve bi o kadar da gecikmiş yazıların harflerine inanarak...

geçmişimi besleyip, seni bugün konuşuyorum..
saatlerdir durmadan konuşuyorum seninle - içimden - sesli - sessiz -..

çok özlemişim kelimelerine tutunmayı..
kimlere inat yoksun, bilmiyorum..

Mayıs 01, 2007

yangın


gökyüzü yangınlarını bilir misin?
her dönüşünde alev alır maviler, sana adaktır gökyüzü de ondan toplar yangınları ..
dört bir yanı duman duman kasvete boğan, koca koca şehirleri yerle bir edip bırakan bu yangın sanadır ...

kapat tekrar gözlerini ...
senin için alev almış şu toprakların yanık kokusunu çek eeeeeeeeennn derinlerine, bi sigara yak ...
ölümü koy bu kez, bıraktığın odaya ...
başını kaldır yukarı, gök-yüzün-ü sana yaktım..

gün

Bi şarkı söylemek istedim sana, tıkandım kaldım, sesim her zamankinden daha beter çıktı.yazınca da bilirsin sen benim sesimin ne kadar berbat olduğunu ama olsun, sadece bil duyma :)

Doğumgünün kutlu olsun mutlu senelerce sana boncuktan kuş yaptım konacak pencerene…

vakit

ölüm solumuyorum bu kez; seni son bi görmeden ölmicem bunu mıh gibi kazı aklına.

slogan

Sigaradan bi nefes aldım, zehir zıkkım kahrolsun…
sen kokuyor her yer.. ellerimi ısırıyorum, yine sesim çıkmıyor ağlarken kesik kesik kısık kısık ağlıyorum; seni görüyorum bi tane bebeğim, dokunamıyorum ya ellerim ondan böyle kanıyor..

ne zaman gittin, ne zaman yüzün eskir yüreğimin en masum yerinde..
Bu hayata kahredip slogan savurmak yetmiyor burada işte..

vapur

Her gün senin için vapura biniyorum beşiktaş-kadıöy hattında, özlemin bi parça eksilsin diye; sen bilmesen de, hissedersin, bilirim..

ruh kafidir..

Ölümü kaldırdığım rüyalarımın devamı var mı inan ben de bilmiyorum.. o kadar rahat uykular uyuyorum ki korkuyorum bazen.. yine günlüğe güncele vurdum biliyorum.. alıştığım bildiğim klavyenin tuşlarına kim beni izliyor diye rahatsızlık duymaksızın dokunmanın ne demek olduğunu bi kere daha hissedip , iyi hissediyorum kendimi, tam anlamıyla bu sanırım iyi..
Diyorum ya... bildik ama masalsı bi rüya gibi anlatıyorum artık seni..
bi daha hiç yaşanmayacak olan.. niye yaşanmayacağını bilmemekle birlikte tüm ruhum buna inandırıyor kendini..
ruh kafidir, onu dinleyip dediğini yapıyorum..

iplik bükümü bi yazı

Bu nasıl bi yokluktur ..
nasıl ağır nasıl kara kapkara bi yokluk...
kırılmaz sandığım camlar!!!!
parça parça tırmık tırmık bu nasıl bi vazgeçiş…

iplik bükümü acılara sarınıyorum huzursuz uyku vakitlerinde , acı yosun kokuları duyuyorum, çok özlüyorum seni ..
daha sıradan ve sahici bi lafım yok ki .. günlerce gecelerce özlüyorum seni işte , o kadar ..
balbebeği adam, mavibebeği …

gittiğin şehre bağışlama kendini ..

"alıntılı" duygu..

“BASKA DIYARLARA BASKA DENIZLERE GIDERIM,DEDIN.BUNDAN DAHA IYI BIR KENT VARDIR NASIL OLSA...YENI ULKELER BULAMAYACAKSIN , BULAMAYACAKSIN YENI DENIZLER....HEP AYNI KENTE VARACAKSIN.BASKA BIR KENT BEKLEME SAKIN! ”

bu itaat coğrafyasında diren işte , yine yine yine ...
hani hep yaptığımız gibi ..
gitme işte ,gitme !!!

bu eski topraklarda ‘bir’ başıma bırakma beni , gitme ..
kuralım yer soframızı , koyalım rakılarımızı , sen yine türkülerini söyle ..
bilemezsin , içim kopuyor , içimden içim kopuyor ... bu nasıl tariflenemez bi kederdir ...

Ellerim kör boğazlara kilit ,gözlerim uzak denizlerin ardına takılı , renkler sana adak..
ne yana baksam ömrümün ‘adam’ ının gözleri...
Meyhane havası bi aşk benim ki ..
öyle ya kocaman bi yangın bu ..
şu koskoca yangının ortasında bir bardak su ne işe yarar ki ?!
Gitme, dedim ...
Gitti ....

"baş"lık-sız

ölüm bin yıldır odamda bekler ..
kapıyı çekip çıkışının ardındaki gizdir, beni besbelli hastalıklara iten ..
gözlerin kadar kor, gözlerin kadar dalgındır ölüm ...
ölüm, yüz yıllarca, kapının kilidine asılı ,geri geleceğin günü bekler ..
gelişine halay birlikleri kattım, davullar da çalacak .. şenlikler başlayacak şehre ilk adımınla, patlayacak işte tam o anda davullar ( hadi kapa bi gözlerini de hayalle benimle birlikte, gelişini ... )

hani kapıyı çekip çıkışın bi yana da, giderken dönüp bakmayışına mıhlanmış durur ölüm, kapının dibinde , yerde , öylece bekler kendiliğinden yitecek olan bu kızıllara boyanmış ruhu ..
bedenimde , beynimin en ince kıvrımlarında gezinip duran bu kızıllık ağzından dökülen tek bi sözdendir, senin sevmendendir işte en çok da...

ölüm gelişine yüklenen anlamlardadır ..

ölüm , kapının kilidini çevirip odaya girdiğin anda bedenimden çıkan kızılların yerini doldurmadadır usulca..

ölüm, gelişine başlatılan şölende davula vurulan ilk tokmaktır ...
sen geldiğinde, döndüğünde işte bu odaya , gözlerim kor yangınlara düşecek .
bak zaten konuşamıyorum yüz yıllardır .
bedenim .. sen gittiğinde çürümeye bıraktım işte bedenimi , öylece, almadım kimseleri koynuma .. gelincik çığlıkları kopacak gelişinle bu çürümeye yüz tutmuş bedende ..
Bekliyorum dönüşünü, sonsuz bi matemden şenlik yerine geçiştir gelişin.
Yokluğunda yiten bu kadın , yokluğunla yiten bu kadın işte !!!..

İşte bu kadın gelişinin adını ölüm koymuş yüzyıllardır akıl hapsinde bekler durur, nasıl bitmez bi eziyettir bu bilir misin ?

Hadi gel artık.
Gelişin ölümümdür ,kurtuluşum ,kızılların sana emanet vaktidir..
Gelişin ilk tokmağın vurulmasıdır şenlik yerinde ..

Hadi gel artık..
Gel de gelişinle sonlanan ölümümü kutlayalım seninle..

Hadi gel artık..
Gözlerine son bi bakmadan ölesim yok ...
Pek bi özlediğim ve elbette hiç kimsenin beceremediği şeyi yapıp bi bakışınla beni yerime mıhlamayı bilen gözlerine ve o sahici adamlığına özlemle...

içim yine ezile ezile..

Nisan 14, 2007

girişe özet

portakal ağacında oturan kadının, portakal ağacı benim aslında..

asliberry'e teşekkür ve sevgimle..